Işık Güner

1983, Ankara, Türkiye.

Eğitimimi Çevre Mühendisliği üzerine yaptım, ve 2006 yılında, mühendis olarak Marmara Üniversitesi’nden mezun oldum. Ancak mezuniyetimden sonra, mühendislik yerine tamamen farklı bir yolda ilerledim, ve 10 yılı aşkın bir süredir bitki ressamı olarak tam zamanlı çalışıyorum. İyi ki bu yolu seçmişim, tabii bir botanikçi babanın kızı olmak, ve doğayla iç içe büyümek bu kararı vermemi kolaylaştırdı.

Bir bitki ressamı olmanın çok heyecan verici, büyüleyici, ilgi çekici ancak bir o kadar da zorlu olduğunu söyleyebilirim. Bu konudaki bilgi ve becerileri geliştirmek, sürekli ama sürekli pratik yapmayı gerektirir. Ben de bunu yaptım, ve hala yapıyorum. Bitkilerle çalışmanın en heyacanlı yönü, her bir bitki bambaşka bir dünya, ve her yeni bir bitkiyi resmetmeye başladığımda, bu işe yeniden başlıyor gibiyim. Sıkılmak mümkün değil.

Yaptığım her resim için, sadece o bitkiyle ilgili yeni teknikler geliştirmek gerekebiliyor. Bitkinin rengini doğru yapabilmek için, hiç kullanmadığınız boyaları karıştırmanın gerekebilir, ya da dokusunu doğru şekilde anlatabilmek için, yeni teknikler geliştirmeniz gerekebilir. Her bir bitki birbirinden çok farklı, o yüzden de farklı yaklaşımlar gerektirebilir. Bitkilerin karmaşık ayrıntıları içinde kendinizi kaybetmeniz çok olası. 

HAYATIM NASIL İLERLEDİ?

Bitki resim dünyasında daha yeni yeni yolumu bulmaya çalışırken, bolca Türkiye’nin soğanlı bitkilerini resmettim, Navruzlar, Çiğdemler, Acıçiğdemler, Terslaleler hepsi bu konuda ki becerilerimi geliştirmek için bana konu olmuşlardır. Suluboya kolay bir teknik değildir, anlayıp, kontrolü ele geçirmek için sürekli çalışmanız gerekir. Bu bitkilerin resimlerini yaparken, yavaş yavaş becerilerimde gelişmeye başladı, ama kendimi geliştirmemdeki en önemli etken, yaptığın her resimden ciddi keyif almamdı.

Ben de bu keyfi biraz daha uzatmak, ve becerilerimi biraz daha ilerletmek adına daha büyük adımlar atmaya başladım, ve kendimi Edinburgh Botanik Bahçesi’nde buldum. Bu bahçeyi ilk ziyaret edişim, 20li yaşlarımın başlarında olmuştur, sonra da sürekli bu bahçeyi ziyaret etmeyi hiç bırakmadım. Hala hatırlıyorum, il ziyaretim sırasında, sınıflardan birinde resim yaparken, bir adam geldi ve masama bir çiçek fırlatıp, ‘Bunun resmini yapmak ister misin?’ diye sordu. Çiçek Şili’nin ulusal bitkisi olan Lapageria rosea idi, adam da Martin Gardner’dı. Martin Gardner, daha ben kendime güvenmezken, bana inanmayı seçti, ve 3 genç Türk ressamını, belkide kariyerimin en önemli projelerinden biri olan ‘Şili Bitkileri’ projesinin içine sürükledi. Tabii o zamanki  heyecanımı anlatmam mümkün değil. Lapageria rosea, bu proje için hazırladığım 39 resimden ilki olmuştur, ve şimdi sekiz yıllık zorlu çalışmanın ardından, gerçekten olağanüstü ve büyüleyici bir kitabın tamamlanmasını sağladık. Bu proje belki de benim Bitki Ressamlığından mezuniyetim olmuştur.

Bu projenin boyunca hayatım önemli ölçüde değişti ve ben, dev bir portföy, sadece resim malzemeleri ile dolu bir bavul ve fotoğraf makinası ile sürekli ama sürekli seyahat etmeye başladım. Bunca zaman boyunca İskoçya, Türkiye ve Şili arasında mekik dokudum ve bütün bu yolculukları programlamak hiç kolay olmadı. Çünkü bütün seyahatleri, tamamen bitkilerin çiçeklenme dönemlerine göre yapmaktaydım, ve bazen bitkilerin ne zaman çiçek açacağını kestirmek kolay olmadı.

Edinburgh’daki bu uzun yıllarda, becerilerimi ve tekniğimi geliştirirken, başka fırsatlar karşıma çıkmaya başladı. 2010’da resimlerim, Londra’da düzenlenecek ‘Bitki Resim Sergisi’ için ‘Royal Horticultural Society’ tarafından seçildi, bu bu gerçekten heyecan vericiydi. Kaç yaşında olduğumu tam olarak hatırlamıyorum, ancak Londra’daki RHS sergisini ilk ziyaretimde çok gençtim, öyleki bitki ressamı olacağımı bile bilmiyordum o zamanlar, sonuçta mühendis olacaktım! Sergi mükemmeldi, çok etkilendim, ve sergide yer alan bütün resimleri tek tek inceledim. Aradan yıllar sonra, aynı sergide yer almak için resimlerimin seçilmesi, gözlerimi doldurmasada, ayaklarımı yerden kesti. 2010 ve daha sonra 2014’te RHS’de resimlerimi sergiledim ve her iki sergide de, sadece altın madalya değil, aynı zamanda ‘Araucaria araucana’ (2010) ve ‘Gunnera tinctoria’ (2014) resimleri için ‘Best in Show’ ödüllerini de kazanmayı başardım. Ayrıca birkaç kez Royal Caledonian Hospitality Society’de (BISCOT) sergiledim ve resimlerim iki kez prestijli ‘Mary Mendum Madalyası’ na layık görüldü. 

HER ZAMAN SULUBOYA

Bütün çalışmalarımı suluboya ile yapmaktayım.  Suluboya ile, gerçeğine çok yakın bitki resimleri yapabiliyorsunuz, suluboyanın kontrol edilemez tavrını, kontrol altına almaya çalışmayı seviyorum. Suluboya kullanarak bu konuda ilerledim, ve sanırım asla vazgeçmeyebilirim. Belki de bu konuda biraz muhafazakârımdır, ama suluboya bitki resimleri yapmak için mükemmeldir. Genellikle W&N boyalarını kullanıyorum. ‘Green Gold’ ve ‘French Ultramarine’ en sevdiklerimden. Bu renklerin diğer boyalarla karıştığında nasıl bir tepki vereceğini, kağıda sürüldüğünde nasıl gözükeceğini, nazikçe üstüne daha fazla renk katmanı koyduğumda renklerin nasıl değişeceklerini çok iyi biliyorum artık.

ŞİMDİ

2006’dan beri sürekli hareket ediyorum. Hayatımın bir dönemi Barselona’da bir dönemi İstanbul’da yaşadım, buralarda yaşarken Edinburgh’da çalıştım. Pek çok farklı ülkede dersler verdim, hala vermekteyim. Bitkilerin peşinden, bir yerden bir yere sürüklendim. Hayatımın 3 yılı kadar bir süre göçebeydim. O zamanlar Şili’den Çin’e gitme gibi girişimlerim oldu. Sonunda bu üç yıldan sonra, yaşayacak yerimi seçtim ve dünyadaki en muhteşem yerlerden birine yerleştim. Fırtına Vadisi, Türkiye’nin kuzeydoğusunda, dağların olduğu yer. Şimdi, doğanın ortasında, dağın tepesinde kendi küçük kabinimde yaşıyorum ve mümkün olan her zamanda resim yapıyorum.


Eski Yazı Yeni Yazı

0 yorum

Bir yorum bırak

Lütfen not edin, yorumlar kontrol edildikten sonra yayınlanmaktadır.