Kurumsal hayatın kesintisiz planlama, kontrol ve sonuç odaklı temposundan İznik Derbent’in meşe ormanlarına uzanan ilham verici bir dönüşüm hikayesi… Çocukluğunun sebze-meyve toplanan elektriksiz çiftlik günlerinden Bilgisayar Mühendisliği ve Executive MBA diplomasına, ardından Dubai’deki bir podcast yayınıyla filizlenen arıcılık merakına uzanan Balca’nın yolculuğu, bugün House of Hunny markasıyla nitelikli bir yaşam felsefesine dönüşüyor.
Gezginci arıcılık yapmayıp sabit arıcılığı ve tek hasat ilkesini benimseyerek ticari hacim yerine köken derinliğini seçen Balca; doğayı yönetmeye çalışmak yerine izlemeyi, dinlemeyi ve doğanın ritmine eşlik etmeyi anlatıyor. 7 kuşaktır süren toprak bilgeliği ile akademik disiplini aynı kovanda buluşturan bu samimi söyleşide; saflığın kusursuzluk değil dürüstlük olduğunu, arı sağlığının üretim miktarından önce geldiğini ve "baldan önce arılar" diyebilmenin gerçek bedelini keşfedeceksiniz.
Buyrun sohbete!

Bal, sizin için Koç Üniversitesi'nden İznik Derbent'teki kovanlara uzanan bu yolculukta ne zaman “sadece bir ürün” olmaktan çıkıp bir hayata dönüştü?
Aslında bal benim için hiçbir zaman “sadece bir ürün” olmadı. Bugün de değil. Zamanla onu, asıl değer olan arıların ve kurdukları o olağanüstü sistemin bize sunduğu en kıymetli sonuçlardan biri olarak görmeye başladım.
Belki hikâyenin ilk küçük işareti ismimdeydi. Babam balı çok severmiş; annem bana hamileyken sürekli “bal kızım, balım kızım” diye seslenirmiş ve ismim Balca olmuş. Yıllarca bunun üzerinde pek düşünmedim. Arılar hayatıma girdikten sonra ise ismim birden bambaşka bir anlam kazandı.
İşin ilginç tarafı, ailemde benden önce arıcılık yapan hiç kimse yok. Yani ben ailemizin ilk nesil arıcısıyım. Ama bugün geriye baktığımda ailemden bana geçen şeyin arıcılık değil, doğayla ve toprakla kurulan güçlü bir bağ olduğunu çok daha iyi görebiliyorum.
Biz Ankaralıyız. Çocukluğumun bütün yazları Esenboğa’daki aile çiftliğimizde, bütün kuzenler bir arada, “Küçük Ev” dediğimiz çiftlikte geçti. Elektrik yoktu, jeneratör vardı. Kendi sebze ve meyvelerimizi yetiştirir; tavuklar, ördekler ve Behlül adında kuzumuzla yaşardık. Kuyudan su çekip bulaşık yıkamak günlük hayatımızın parçasıydı.
Çocukluğuma dair en kıymetli anılarımdan biri, dedemle sabah erkenden gizlice dut toplamaya gitmemizdi. O kara dutları herkes uyurken yer, sonra tekrar yataklarımıza dönerdik. Aramızda da bir şifre vardı: “şır”. Tabii dut lekeleri her yerimize bulaştığı için hemen ifşa olurduk... Bugün hâlâ ailede gizli bir şey konuşacağımız zaman “şır” deriz.
Aslında bütün bu küçük anılar, doğayla kurduğum ilişkinin ne kadar gündelik ve doğal olduğunun parçalarıydı. Doğanın içinde yaşamak benim için o zamanlar basitçe hayatın kendisiydi.
Sonra üniversiteye İstanbul’a geldim. Koç Üniversitesi’nde Bilgisayar Mühendisliği okudum, uzun yıllar kurumsal hayatta çalıştım ve ardından yine üniversitemde Executive MBA yaptım. Ben fark etmeden hayatım giderek planlamak, yönetmek, kontrol etmek ve sonuç üretmek üzerine kuruldu. Belki çoğumuz gibi ben de o çocukluk dünyasından ve doğayla kurduğum ilişkiden zamanla uzaklaştım.
Ta ki 2019 yılına kadar. Benim için o yıl bir dönüm noktasıdır. Kızım Aurora’nın doğumu, ardından Dubai’ye taşınmamız ve hemen sonrasında pandemi hayatın ritmini değiştirdi. Uzun zamandır kendime sormadığım bir soruyla baş başa kaldım: “Beni gerçekten ne huzurlu ediyor?”
Cevap hiç beklemediğim bir yerden geldi. Dinlediğim bir podcast’te genç bir kadın arıcının arılarla kurduğu ilişki beni çok etkiledi. O kadar etkilendim ki hemen Dubai’de arıcılığı araştırmaya başladım. BAE Arıcılar Derneği’ni buldum ve eğitimlere katıldım. Ardından kendi kolonilerime bakmaya başladım. Fransız arıcı arkadaşım Olivier’le birlikte arılarla ilgili öğrendikçe, bu dünyanın beni neden bu kadar çektiğini daha iyi anladım.
Sanırım bir şeye gerçekten merak duyduğumda onun kenarında durmayı pek beceremiyorum. İçine girmek, anlamak, öğrenmek istiyorum. Arılarla da böyle oldu. Başta bir meraktı; giderek hayatımın çok önemli bir öğrenme alanına dönüştü.
Arıcılık bana çocukken çok doğal bildiğim ama yetişkin hayatında biraz unuttuğum bir şeyi daha hatırlattı: Doğayı yönetemiyorsunuz. Ritmini hızlandıramıyor, sonucunu tamamen kontrol edemiyorsunuz. İzlemeyi, anlamaya çalışmayı ve gerektiğinde geri çekilmeyi öğreniyorsunuz.
İznik’teki aile toprağımıza arıları getirdiğimizde ise bu ilişki daha da derinleşti ve zamanla House of Hunny doğdu. Sanırım sorudaki “bir hayata dönüşme” de benim için tam burada gerçekleşti. Dubai’de büyük bir merakla başlayan arıcılık, İznik’te doğayla yeniden kurduğum bir ilişkiye ve giderek bir yaşam biçimine dönüştü.
Ama bu hikâyenin merkezinde bugün de bal yok. House of Hunny’nin merkezinde arılar, onların sağlığı ve içinde yaşadıkları ekosistem var. Bal ise bütün bu sistemin bize sunduğu çok kıymetli sonuçlardan biri.
Dolayısıyla bugün kendimi yalnızca bal üreten biri olarak görmüyorum. Ben hâlâ arıları anlamaya, ihtiyaçlarını gözetmeye, kontrol etmekten çok gözlemlemeye ve doğanın ritmine biraz daha iyi eşlik etmeyi öğrenmeye çalışıyorum.
Asıl hikâye benim için başından beri buydu: baldan önce arılar. May the Bees be with us...

- Arıların günlük hayata etkisini yakından gördüğünüz o an, tam olarak neyi değiştirdi sizin için?
Aslında tek bir “o an” olduğunu söyleyemem. Bu farkındalık bende yavaş yavaş oluştu.
Arıları çoğumuz önce balla ilişkilendiriyoruz. Ben de öyleydim. Ama onları yakından tanıdıkça çevreme bakışım değişmeye başladı. Daha önce yalnızca bir ağaç, bir çiçek ya da sofraya gelen bir meyve olarak gördüğüm şeylerin arkasındaki görünmez ilişkileri fark etmeye başladım.
Bir çiçekten diğerine taşınan polenin bir ağacın meyve vermesine, o meyvenin başka canlıların beslenmesine, bütün bunların da çok daha büyük bir döngünün devamına katkı sağladığını gördükçe doğayı ayrı ayrı parçalardan oluşan bir sistem gibi görmek zorlaşıyor.
Bende değiştirdiği en büyük şey ise sanırım “kontrol” duygusu oldu.
Biz gezginci arıcılık yapmıyoruz; kolonilerimiz aynı coğrafyada yaşamaya devam ediyor. Aynı arılık, aynı çevre, büyük ölçüde aynı flora... Buna rağmen her yıl ortaya çıkan hasat birbirinden farklı. Bunu tatta da, aromada da, laboratuvar analizlerinde de görebiliyoruz.
Bence doğanın bana verdiği en güçlü derslerden biri bu oldu: Aynı şartları sağladığınızı düşünseniz bile aynı sonucu yeniden üretemiyorsunuz.
Doğa kendini tekrar etmiyor.
Başta bu benim için zorlayıcıydı. Sonra arıcılığın beni en heyecanlandıran taraflarından biri haline geldi.
Arılar bana daha çok izlemeyi, daha iyi dinlemeyi ve her şeye müdahale etmemeyi öğretti. Sanırım günlük hayatımda değiştirdikleri en temel şey de bu oldu: artık etrafımdaki dünyayı ayrı ayrı parçalar olarak değil, sürekli birbirini etkileyen canlı bir bütün olarak görüyorum.
- İstanbul, İznik ve Dubai arasında şekillenen bu yolculuk, House of Hunny'nin bugünkü kimliğine nasıl sızdı?
Sanırım House of Hunny’nin kimliği bu üç yerin bende bıraktığı çok farklı izlerin birleşiminden oluştu.
İstanbul benim eğitim aldığım, çalışmayı, düşünmeyi, bir fikirden yapı kurmayı öğrendiğim yer. Üniversite, kurumsal hayat, farklı sektörlerde geçirdiğim yıllar... Bunların hepsi bana detaylara bakmayı, sistem kurmayı, bir işi yalnızca üretmekle değil; anlatısıyla, tasarımıyla ve deneyimiyle birlikte düşünmeyi öğretti.
House of Hunny’nin daha rafine, şehirli ve çağdaş tarafında İstanbul’un izi olduğunu düşünüyorum.
İznik ise bunun karşıtı değil, tamamlayıcısı. Orada teorinin yerini toprak alıyor. Mevsim, hava, ağaçlar, arılar... İznik bana House of Hunny’nin neyi koruması gerektiğini hatırlatıyor: doğallığı, bulunduğu coğrafyayla bağını ve üretimin sınırlarını kabul etmeyi.
Dubai’nin etkisi ise çok başka oldu. Çöl coğrafyasında bile insanların arılara bilinçli biçimde alan açtığını görmek beni çok etkiledi. Evlerde kovanlar, okullarda arılıklar, arıcılık kulüpleri... Bana şunu düşündürdü: Bir toplum, değer verdiği bir şeyi yaşatmak için gerçekten alan açabiliyor.
Bir de balın kültürdeki yeri vardı.
Bal orada yalnızca kahvaltıda tüketilen bir gıda değil; kahve ve hurma gibi misafire sunulan, paylaşılması anlam taşıyan, bereketi ve iyi dileği temsil eden bir şey. Ev ziyaretlerinde insanların birbirlerine bal götürmelerini görmek beni çok etkiledi.
Sanırım House of Hunny’de balın bu kadim ve kıymetli yerini yeniden hatırlatma isteğimin bir kısmı da Dubai’de şekillendi.
Yeni bir eve giderken “Yeni evin ballı, bereketli olsun” diyebilmek; yeni anne olmuş birine, yeni bir işe başlamış birine ya da hayatında yeni bir sayfa açan birine bal götürmek...
Çünkü balın kendi doğasında zaten çok güçlü bir sembolizm var: emek, bolluk, dönüşüm ve bereket.
House of Hunny’nin bugünkü kimliği de tam olarak bu üç dünyanın kesiştiği yerde duruyor: İstanbul’dan aldığı estetik ve düşünsel disiplini, İznik’ten aldığı doğa ve coğrafya bağını, Dubai’den öğrendiğim balın kültürel değerini bir araya getiriyor.
Benim yapmak istediğim şey balı olduğundan başka bir şeye dönüştürmek değil; zaten sahip olduğu değeri yeniden görünür kılmak.


- “Göçer arıcılık yapmıyoruz” demek, ticari açıdan sizi neyden vazgeçirdi ve karşılığında ne kazandırdı?
Ticari açıdan bakarsanız aslında oldukça fazla şeyden vazgeçiyoruz.
Arılarımızı farklı bölgelere taşıyarak farklı çiçeklenme dönemlerini takip etsek hem daha yüksek miktarlarda bal üretme hem de ürün çeşitliliğimizi artırma imkânımız olurdu.
Sabit arıcılığı seçtiğinizde ise bulunduğunuz coğrafyanın o yıl size ne vereceğini kabul ediyorsunuz.
Dolayısıyla bir anlamda hacimden, çeşitlilikten ve daha öngörülebilir bir ticari modelden vazgeçiyoruz.
Ama karşılığında bizim için çok daha kıymetli bir şey kazanıyoruz: köken.
Arılarımız aynı meşe ormanına, aynı çevredeki floraya ve aynı ekosisteme bağlılar. Bu sayede ortaya çıkan balı yalnızca “meşe balı” diye değil, İznik Derbent’in belirli bir yılına ait ifadesi olarak okuyabiliyoruz.
Biraz şaraptaki “vintage” fikrine benziyor. Coğrafya aynı olsa bile yağış, sıcaklık, meşe ormanının durumu, balözü böceği popülasyonu ve kolonilerin gücü değişiyor. Dolayısıyla hasat da değişiyor.
Biz bu farklılığı bir kusur olarak değil, o yılın kimliği olarak görüyoruz.
Bir diğer önemli kazanım ise arılarımızla kurduğumuz ilişki. Kolonilerimizi aynı yerde yıllar boyunca gözlemleyebilmek onların sağlıklarını ve davranışlarını çok daha yakından takip etmemize imkân veriyor.
Burada şunu da özellikle söylemek isterim: Gezginci arıcılığın yanlış, sabit arıcılığın herkes için tek doğru yöntem olduğunu düşünmüyorum. Bu, House of Hunny’nin kendi coğrafyası ve değerleri için yaptığı bilinçli bir seçim.
Ticari olarak daha az ve daha sınırlı üretiyoruz belki; ama karşılığında izlenebilirliği, arıyla daha yakın ilişkiyi ve her hasadın gerçek bir yere ve gerçek bir yıla ait olmasını kazanıyoruz.
Sanırım bizim için denklem çok basit: daha fazla çeşit yerine daha derin bir bağ; daha fazla miktar yerine daha güçlü bir kimlik.


- Her kavanozun elle hazırlanması bir tercih mi, yoksa vazgeçilemez bir ilke mi? Bu ikisi arasındaki fark sizce nerede başlıyor?
Bugün her kavanozun elle hazırlanması bizim için bilinçli bir tercih. Ama vazgeçilemez olan şey aslında “elle yapılması” değil; o el emeğinin temsil ettiği dikkat ve sorumluluk.
Küçük ölçekli üretimin en sevdiğim taraflarından biri bu. Her kavanoza gerçekten bakabiliyorsunuz. Dolumundan kapağına, etiketinden paketlenmesine kadar ürünle temas ediyorsunuz.
Ben kaliteyi laboratuvar sonucuyla tamamlanan bir şey olarak görmüyorum. Bal ne kadar iyi olursa olsun, kötü bir kapak, hatalı bir dolum, yanlış bir saklama koşulu ya da özensiz bir paketleme bütün deneyimi bozabilir.
Kalite bence her kavanozda yeniden yerine getirilmesi gereken bir taahhüt.
Bir de işin duygusal tarafı var. Kutusundan kumaş kesesine, etiketinden taşıdığı mesaja kadar her detayın, o kavanozu alan kişiye “bu senin için özenle hazırlandı” hissini vermesini istiyorum.
Ama “elle yapılmayı” romantikleştirmek de istemem.
Bir gün House of Hunny büyüdüğünde bazı süreçlerin değişmesi ve daha verimli hale gelmesi çok doğal. Benim için ilke her işi sonsuza kadar elle yapmak değil; ölçek büyürken dikkatin kaybolmasına izin vermemek.
Yöntem değişebilir; ama özen değişmemeli.
- Doğanın sunduğuyla yetinmek; bu cümle kolay söylenir ama günlük üretimde ne anlama geliyor? Hangi günler bu ilkeyle en çok sınandınız?
“Doğanın sunduğuyla yetinmek” dışarıdan bakıldığında çok huzurlu, hatta biraz romantik bir cümle gibi duyuluyor.
Ama üretimin içindeyken aslında güçlü bir kabulleniş gerektiriyor.
“Bu yıl benim istediğim kadar olmayabilir; hatta benim istediğim gibi de olmayabilir” diyebilmek gerekiyor.
Biz yılda yalnızca bir kez hasat yapıyoruz. Bir sezon zayıf geçtiğinde doğayı telafi etmeye, ortaya çıkan ürünü başka hasatlarla karıştırarak aynılaştırmaya ya da her yıl aynı miktarı ve aynı tadı yaratmaya çalışmıyoruz.
Bazen daha az kavanoz oluyor. Bazen beklediğiniz akış gelmiyor.
Ve en önemlisi, kovanda bulunan balın tamamının “bizim” olmadığını unutmuyorsunuz. Önce arının ihtiyacı var.
Ama sanırım bizim asıl sınandığımız an hasattan sonra başlıyor.
Bütün bir yıl boyunca doğru olduğuna inandığınız koşulları oluşturuyorsunuz. Sonra bal laboratuvara gidiyor, duyusal analizler yapılıyor, tadımlar ve yarışmalar geliyor.
İşte orada doğanın o yıl size gerçekten ne verdiğini görüyorsunuz.
Organik arıcılık da bunun çok güzel bir örneği. Kendi arazinizi kontrol edebilirsiniz ama arıya sınır çizemiyorsunuz. Arı sizin arazinizin tapusunu bilmiyor.
Biz bu nedenle organik arıcılığa bir anda geçmedik; bir geçiş ve denetim sürecinden geçtik ve 2026 itibarıyla organik arıcılığa geçişimizi tamamladık.
Ama sertifika bile size mükemmel bir hasadın garantisini vermiyor. Son sözü hâlâ doğa söylüyor.
Sanırım “doğanın sunduğuyla yetinmek” benim için tam olarak bu: elinizden gelen bütün özeni göstermek ve sonunda ortaya çıkan sonucu değiştirmeye çalışmadan kabul edebilmek.


- Osman Usta'nın 7 kuşaktır süren toprak bilgeliği ile sizin akademik/iş dünyası bakışınız bir araya geldiğinde, hangi anlarda birbirinizden en çok şey öğrendiniz?
Ben aslında bizim aramızdaki ilişkiyi biraz kovandaki kolektif çalışma biçimine benzetiyorum.
Tek bir arı koloniyi var edemiyor. Her biri farklı bir iş yapıyor ve sistem ancak herkes kendi rolünü uyum içinde yerine getirdiğinde çalışıyor.
Bizde de biraz böyle.
Ben mühendislik eğitimim ve iş dünyası geçmişim nedeniyle daha çok sistem kurma, planlama, araştırma, iş birlikleri oluşturma, analiz etme ve parçaları birbirine bağlama tarafındayım.
Osman Bey ise gerçekten çiftliğimizin orkestrasını yönetiyor.
41,5 dönümlük arazinin günlük ritmi, arılık, bal odası, cevizler, aronya, lavanta, meyve ağaçları, bostan, hayvanlar... Hangi işin ne zaman yapılacağı, sipariş geldikten sonra balın hazırlanması, paketlenmesi ve gönderimine kadar günlük operasyonun çok önemli bir kısmı onun sorumluluğunda.
Üstelik ticaret geçmişi de var. Dolayısıyla yalnızca toprağı bilen biri değil; uygulanabilirliği ve işin gerçek hayat tarafını da çok iyi görüyor.
Arıcılık tarafında ise İbrahim Bey bizim en önemli yol arkadaşlarımızdan biri. Boyalıca Köyü’nde tarih öğretmeni ve aynı zamanda uzun yıllara dayanan bir arıcılık tecrübesine sahip.
Onun öğretmenlikten gelen sistematik çalışma disipliniyle saha deneyiminin birleşimini çok değerli buluyorum.
Arılığımızda yürüttüğümüz uluslararası Ar-Ge projeleri de bunun güzel bir örneği. Sensörler, dijital kovan baskülleri ve Varroa mücadelesine yönelik yeni teknolojileri gerçek saha koşullarında deniyoruz.
Burada yalnızca teknolojiyi kurup sonuç beklemiyoruz. Kolonilerde gördüklerimizi düzenli olarak takip ediyor, saha gözlemlerimizi ve sonuçlarımızı proje ekiplerine raporluyoruz. Dolayısıyla bizim için bunlar hazır bir teknolojiyi kullanmaktan çok, geliştirme sürecine sahadan katkı sunduğumuz çalışmalar.
Böyle çalışmalar ciddi bir merak ve açık fikirlilik gerektiriyor.
İbrahim Bey’in yeni bir fikre “Bu olmaz” demek yerine “Deneyelim, veriye bakalım” diyebilmesi beni çok etkiliyor. Osman Bey’de de aynı açıklığı görüyorum.
Bazen ise benim bilgisayar mühendisliği kafam bir problemin içine fazla girebiliyor. Ben sistemini çözmeye çalışırken Osman Bey ya da İbrahim Bey son derece pratik bir çözüm bulabiliyor.
Bu durum bana kendimle ilgili önemli bir şey öğretti: karmaşık düşünmek her zaman daha iyi düşünmek demek değil.
İbrahim Bey’in benimle ilgili zaman zaman söylediği bir şey de beni düşündürüyor. House of Hunny’nin ilk dönemlerinden itibaren bu işe ne kadar inandığımı ve kendimi ne kadar verdiğimi gördüğünü söylüyor.
Ben bunu kendi içimden “adanmışlık” diye tarif etmiyorum aslında.
Sanırım bir şeye gerçekten inanırsam onu yarım bırakmak istemiyorum. Anlamak, öğrenmek, geliştirmek ve olabildiğince iyi yapmak istiyorum.
Ama en az bunun kadar önemli başka bir şey var: gerektiğinde onların beni durdurabilmesi.
Bazen “Biraz bekleyelim”, “Arılar henüz buna hazır değil” ya da “Şimdi bunun zamanı değil” diyebiliyorlar.
Ve ben zamanla bunun da çok değerli bir güven biçimi olduğunu öğrendim.
Sanırım birbirimizden en çok tam burada öğreniyoruz. Ben bazen yeni bir soru, teknoloji ya da farklı bir bakış açısı getiriyorum; onlar bana toprağın, arının ve yılların biriktirdiği deneyimin dilini öğretiyor.
Hepimiz hâlâ öğreniyoruz.
House of Hunny’nin en sevdiğim taraflarından biri de bu: kovandaki gibi, herkesin en iyi bildiği şeyi yaptığı ama kimsenin tek başına yeterli olmadığı kolektif bir yapı kurmaya çalışıyoruz.
- İznik'te “aile gibi bir topluluk” kurma hayalinizin bugün geldiği yer neresi? Bu hayalin en somut hali nedir?
House of Hunny’yi kurarken “House” kelimesi benim için en az “Hunny” kadar önemliydi.
Çünkü hiçbir zaman yalnızca bir bal markası kurmak istemedim. Arıların, doğanın, üreticilerin, zanaatkârların ve bu hikâyeye inanan insanların bir araya geldiği bir yapı hayal ettim.
Bugün bu hayalin ilk ve en somut hali çiftliğin kendisi.
Osman Bey, İbrahim Bey, birlikte çalıştığımız insanlar, Derbent’te balmumu mumlarımızı hazırlayan kadınlar... Zamanla bu “House”un içinde farklı insanların emeği ve bilgisi birikmeye başladı.
Ama sanırım bu yaz beni en çok heyecanlandıran şey, evin kapısının yavaş yavaş dışarıya da açılmaya başlaması oldu.
Bizi sosyal medyadan takip eden bazı kişiler İznik tarafında olduklarını söyleyip “Müsaitseniz çiftliği görmek ve bal almak için uğrayabilir miyiz?” diye yazmaya başladılar.
Böylece planlı bir ziyaret programımız olmamasına rağmen ilk ziyaretçilerimiz gelmeye başladı.
Benim için bu sıradan bir ürün alışverişinden çok daha fazlasıydı.
İnsanların balın üretildiği yeri görmek istemesi, çiftlikte vakit geçirmesi, sorular sorması, sonra birbirimizi tanımamız, zaman zaman hal hatır sormamız...
Bunların hepsi aslında House of Hunny’yi kurarken hayal ettiğim şeylerdi.
Ben başından beri balımızı alan kişilerle kurduğumuz ilişkinin kavanozun satın alındığı yerde bitmesini istemedim.
Sanırım bu yaz ilk kez “Belki gerçekten böyle bir topluluk oluşabilir” duygusunu çok somut yaşadım.
Bu da beni uzun zamandır düşündüğüm apiturizm fikrine biraz daha yaklaştırdı.
İleride çiftliğin yalnızca bal alınan bir yer değil; insanların arıları daha yakından tanıyabildiği, balı oluştuğu coğrafyada tadabildiği, çocukların arıları yalnızca sokan ya da bal yapan canlılar olarak değil ekosistemin bir parçası olarak öğrenebildiği bir alan olmasını çok isterim.
Belki henüz hayal ettiğim evin bütün odaları dolu değil. Ama bu yaz ilk kez kapının gerçekten açıldığını hissettim.

- Arılarla kurulan o “içgüdüsel bağ” bunu hiç kelimelere döktüğünüz oldu mu, yoksa hep hissedilen bir şey mi kaldı?
Sanırım başta daha çok hissedilen bir şeydi.
Arılarla ilk çalışmaya başladığım dönemlerde bazı şeyleri neden fark ettiğimi ya da neden bir kovanda “bir şey farklı” hissine kapıldığımı tam tarif edemiyordum.
Zamanla bunun aslında yalnızca içgüdü olmadığını anladım.
Bir koloninin sesi, uçuş trafiği, kovanın önündeki hareketlilik, arıların sakinliği ya da huzursuzluğu, kokusu, çerçevelerdeki düzen...
Bunların hepsi size bir şey anlatıyor.
Siz de yeterince uzun süre bakınca ve dinleyince bu küçük işaretleri okumaya başlıyorsunuz.
Dışarıdan bakıldığında buna “içgüdü” denebilir belki. Ama bence içgüdünün önemli bir kısmı aslında birikmiş gözlem.
Bu yüzden teknolojiyle aramdaki ilişki de böyle. Sensörleri, veriyi, laboratuvar analizlerini çok önemsiyorum ama bunların hiçbirinin arıcıyı ve sahadaki gözlemi tamamen ikame edebileceğini düşünmüyorum.
En anlamlı sonuç, sezginin, deneyimin ve verinin birbirini tamamladığı yerde çıkıyor. Arılarla kurduğum bağ da zamanla biraz böyle bir şeye dönüştü.
İlk başta kelimelere dökemediğim bir yakınlıktı; bugün ise onları “anladığımı” iddia etmeden, dillerini biraz daha iyi okumaya çalıştığım bir ilişki.
Belki bağ kurmak da biraz budur: konuşamayan bir şeyi yeterince dikkatle dinlemek.
- “Saflık” kelimesini bir marka değeri olarak seçtiğinizde, aslında neyden vazgeçmeyi göze aldınız?
“Saflık” kelimesini seçtiğinizde aslında birçok konfor alanından da vazgeçiyorsunuz.
Her yıl aynı tadı verme garantisinden, kusursuz bir standardizasyondan ve bazen insanların alıştığı o “hep aynı görünen ürün” beklentisinden...
Çünkü doğada saflık çoğu zaman kusursuzluk anlamına gelmiyor. Tam tersine, değişkenlik anlamına geliyor.
Biz balımızı ısıtmıyor, farklı coğrafyaların veya farklı hasat yıllarının ballarıyla harmanlayarak standardize etmiyoruz. Dolum öncesinde tek bir süzme işlemi uyguluyoruz; bunun dışında ilave ya da ince filtrasyon yapmıyoruz. Üretim yöntemimiz Türk Gıda Kodeksi’ndeki “ham bal” kriterlerini karşıladığı için balımızı etiketimizde “ham” olarak sunabiliyoruz.
O yıl ne çıktıysa karakterini mümkün olduğunca korumaya çalışıyoruz.
Renk değişebilir, yoğunluk değişebilir, aroma değişebilir.
Balımız zaman içinde kristallenebilir.
Biz bunu bir kusur olarak değil, balın doğal dönüşümünün bir parçası olarak görüyoruz.
Bunun ticari bir bedeli var. Çünkü insanlar tanıdığı ürünü yeniden aldığında doğal olarak aynı deneyimi bekleyebiliyor.
Oysa biz “Her yıl aynı olacak” diyemiyoruz.
Bizim verebildiğimiz söz başka bir şey:
Kökeni aynı olacak. Üretim yaklaşımı aynı olacak. Müdahale mümkün olduğunca az olacak. Ve o yılın gerçeği neyse onu dürüstçe sunacağız.
House of Hunny’de saflık benim için kusursuzluk iddiası değil.
Bir şeyin kendi kimliğini koruyabilmesine alan açmak.
Dolayısıyla vazgeçtiğimiz şey biraz da kontrol.
Ama karşılığında kazandığımız şey bence daha değerli: dürüstlük.

- Bilinçli yaşamı bir yaşam biçimi olarak sunuyorsunuz; bu, müşterinizle kurduğunuz ilişkiyi klasik bir alıcı-satıcı ilişkisinden nasıl ayırıyor?
Ben “bilinçli yaşam”ı kusursuz seçimler yapmak gibi görmüyorum.
Daha çok, hayatımıza aldığımız şeylerin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini ve arkasında nasıl bir sistem olduğunu merak etmek olarak görüyorum.
House of Hunny’de balımızı alan kişilerle kurmak istediğim ilişki de bunun üzerine kurulu. Biz yalnızca “Bu bal çok iyi” demek istemiyoruz.
Neden yalnızca meşe balı ürettiğimizi, meşe salgı balının ne olduğunu, çiçek balından nasıl farklılaştığını, neden her yıl aynı tatta olmayabileceğini, neden yılda yalnızca bir kez hasat yaptığımızı, neden kristallenebileceğini anlatmak istiyoruz.
Çünkü bizim balımızın hikâyesi yalnızca kovanda başlamıyor.
Meşe ormanları, balözü böcekleri, arılar, çevredeki flora, iklim ve o yılın koşulları birlikte hasadın karakterini oluşturuyor.
Dolayısıyla kavanozun içindeki bal çok katmanlı bir ekosistemin sonucu. Ben insanların bunu bilmelerini önemsiyorum.
Bir de biz fabrikasyon bir üretici değiliz. Üretim yaptığımızda hepi topu üç kişiyiz ve sürecin neredeyse her aşamasını birebir takip ediyoruz.
Bunun çok büyük bir sorumluluğu var. Sonuçta biz bir gıda üretiyoruz.
Hazırladığımız her kavanozu birileri evine götürüyor, ailesiyle paylaşıyor, çocuklarına yediriyor. Bu gerçeği hiçbir zaman hafife alamayız.
Bir keresinde tek bir kavanozumuzda kabul edemeyeceğimiz bir kalite problemiyle karşılaştık.
Önce neden olduğunu araştırdık, problemin kaynağını tespit ettik ve süreci yeniden düzenledik. Ardından balımızı alan kişiyle iletişime geçip durumu açıkça anlattım; yeni kavanozumuzu kendim evlerine götürdüm ve sorunlu ürünü geri aldım.
Elbette hiç yaşanmamasını isterdim.
Ama o deneyim bize güvenin yalnızca hata yapmamakla değil, hata olduğunda nasıl davrandığınızla da ilgili olduğunu hatırlattı.
Bir yandan da şunu çok açık söylemek isterim: biz de bu yolculukta öğreniyoruz.
House of Hunny’yi kurduğumuz ilk günden beri üretimden depolamaya, dolumdan paketlemeye kadar birçok süreci deneyimlerimiz doğrultusunda değiştirdik ve geliştirdik.
İyi üreticiliğin “Artık her şeyi biliyoruz” demek olduğuna inanmıyorum.
Tam tersine, dikkat etmeye devam etmek, soru sormak, hatalardan öğrenmek ve gerektiğinde kendi yöntemini değiştirebilmek bu sorumluluğun önemli bir parçası.
Balımızı alan kişilerin de zamanla bu ilişkiye farklı bir yerden dahil olduğunu görüyorum.
Bazen tadıyla ilgili gözlemlerini yazıyorlar, bazen kristallenmeyle ilgili soru soruyorlar, bazen kavanozu kime hediye ettiklerini anlatıyorlar. Bazıları çiftliği görmek için geliyor.
Benim için bunların hepsi klasik bir alıcı-satıcı ilişkisinin ötesinde.
Bizim için satış, ilişkinin sonu değil.
Mümkünse başlangıcı.
“Bilinçli yaşam”ın en gerçek karşılığının da bu olduğuna inanıyorum: daha çok tüketmek değil, hayatımıza aldığımız şeylerle biraz daha anlamlı ve daha şeffaf bir ilişki kurmak.
- Sürdürülebilirlik çoğu marka için bir pazarlama dili haline geldi. Sizin için nerede biter söylem, nerede başlar gerçek bedel?
Bence sürdürülebilirlik, bir markanın ne söylediğinden çok, o söylemin arkasında hangi bedelleri göze aldığıyla ölçülüyor.
Bizim için bu bazen daha az üretmek ve daha yavaş büyümek anlamına geliyor.
Gezginci arıcılık yapmıyoruz, yılda yalnızca bir kez hasat alıyoruz, kovandaki balın tamamını almıyoruz ve koloni sayımızı arazimizin taşıyabileceğini düşündüğümüz kapasitenin üzerine çıkarmamaya çalışıyoruz.
Çünkü arının kapasitesiyle markanın büyüme hedefi çatıştığında önceliğin arıda olması gerektiğine inanıyorum.
Organik arıcılığa geçiş sürecimiz bunun çok somut bir örneği oldu.
41,5 dönümlük arazimiz organik üretim sistemiyle yönetiliyor. Ama arıya arazinizin sınırlarını anlatamıyorsunuz.
2025 hasadımızın analizinde, kendi arazimizde kullanmadığımız bir zirai etken maddeye ait çok düşük seviyede bir kalıntı tespit edildi. Gıda güvenliği açısından sorun oluşturan bir düzey değildi ama bizim organik üretim hedefimiz açısından görmek istediğimiz bir sonuç da değildi.
Biz de “Kontrol edebildiğimiz alanda daha ne yapabiliriz?” diye düşündük.
Arazimizdeki arı merasını güçlendirdik, kolonilerimizin mümkün olduğunca kendi çevrelerinde yeterli ve çeşitli besin kaynaklarına ulaşmasını hedefledik ve koloni sayımızı bilinçli biçimde sınırladık.
2026 hasadımızda aynı kalıntı tespit edilmedi.
Bunun yalnızca bizim aldığımız önlemler sayesinde olduğunu bilimsel olarak iddia edemem. Doğadaki koşullar yıldan yıla değişiyor.
Ama benim için önemli olan şu: istemediğimiz bir sonuç gördük, görmezden gelmedik, sistemimizi sorguladık, değiştirebildiğimiz şeyleri değiştirdik ve tekrar ölçtük.
Sürdürülebilirliğin gerçek tarafı biraz da bu.
Arı sağlığına yaptığımız yatırımlara da aynı gözle bakıyorum. Sensörler, laboratuvar analizleri, dijital kovan baskülleri ve yürüttüğümüz Ar-Ge çalışmaları kısa vadede bize daha fazla kavanoz kazandırmıyor.
Ama sağlıklı koloniler olmadan zaten sürdürülebilir bir üretimden söz edemeyiz. Bir de arılara yalnızca bal üzerinden bakmanın eksik olduğunu düşünüyorum.
Bal, arıların bize sunduğu en görünür çıktılardan biri. Oysa tozlaşmadaki rolleri çok daha büyük bir ekosistem meselesi.
Dünyadaki başlıca gıda ürünü türlerinin yaklaşık dörtte üçü hayvan tozlaştırıcılardan en azından kısmen yararlanıyor.
Dubai’de bunun günlük hayata nasıl taşınabildiğine dair çok etkileyici örnekler gördüm. Dubai Airports’un OneHive ile yürüttüğü çalışmalar, okullardaki arılıklar ve çocukların arılarla çok erken yaşta tanışabilmesi beni çok etkiledi.
Türkiye’de çok köklü bir arıcılık kültürü var. Ama arıyı yalnızca bal üreten bir canlı olarak değil; biyolojik çeşitliliğin, gıda sisteminin ve çevre eğitiminin önemli bir aktörü olarak günlük hayatın içine daha fazla taşıyabileceğimize inanıyorum.
House of Hunny olarak da kendi ölçeğimizde bunun öncülerinden biri olmayı çok isteriz.
Ben sürdürülebilirliği biraz da “daha az zarar vermek”ten öte, gerektiğinde “daha az almak” olarak görüyorum.
Çünkü söylem bence tam orada bitiyor:
Daha fazlasını yapabileceğiniz halde, sistemin devamlılığı için yapmamayı seçtiğiniz yerde.


- İznik topraklarının hikâyesini “yaşatmak” derken, 10 yıl sonra neyin hâlâ aynı kalmasını istiyorsunuz, neyin değişmesine izin veriyorsunuz?
On yıl sonra değişmesini istediğim çok şey var; ama değişmesini hiç istemediğim bazı şeyler de var.
Arılarımızın aynı coğrafyayla kurduğu ilişkinin, tek hasat yaklaşımımızın, arı sağlığını üretim miktarının önüne koymamızın değişmemesini isterim.
Arazinin karakterini de korumak isterim.
Ama “bir toprağın hikâyesini yaşatmak” deyince benim aklıma sadece üretim gelmiyor.
Arazimizin hemen arkasında Hıdırellez Kayası denilen bir kaya var.
Bir çekim için çiftliğe gelen Baya İyi ekibinden Onur Yüksel İznik kökenliymiş. Kayayı görünce bize çocukluğundan bir hikâye anlattı.
Eskiden Hıdırellez zamanı aileler piknik sepetlerini hazırlayıp hep birlikte bu kayaya çıkarlarmış. Öyle kalabalık olurmuş ki ihtiyaç duyanlar için erzak taşıyan bir kamyon bile çıkarmış.
Onur’un çocukluğundaki Hıdırellezlerin büyük bir kısmı, bizim bugün çiftliğimizin hemen arkasında duran o kayada geçmiş.
Bugün o gelenek maalesef aynı şekilde yaşamıyor. Keşke yaşasaydı.
Ama belki de toprağın hikâyesini yaşatmak yalnızca geçmişteki gelenekleri korumak değil; o ruhu anlayıp yeni gelenekler yaratabilmek.
Ben bir gün House of Hunny’de hasat zamanını küçük bir ritüele dönüştürmeyi çok isterim.
O yılın balının ilk kez birlikte tadıldığı, sevdiklerimizin, dostlarımızın, üretime emeği geçen insanların uzun bir sofrada buluştuğu bir hasat günü...
O yıl çiftlikte ne yetiştiyse sofrada onun olduğu; ballı yemeklerin, peynirlerin, meyvelerin paylaşıldığı, balın yalnızca tadıldığı değil hikâyesinin de konuşulduğu sıcak bir gün.
Belki sabah Hıdırellez Kayası’na çıkarız. Sonra çiftliğe iner ve uzun soframızı kurarız.
Geleneklerin en güzel tarafı bence bu: birileri bir gün onları başlatıyor, sonra başka insanlar sahipleniyor ve zamanla bir yere ait hafızaya dönüşüyorlar.
On yıl sonra değişmesine izin vermek istediğim şey ise House of Hunny’nin sınırları.
İznik bizim evimiz ve kökümüz olarak kalabilir ama House of Hunny’nin yalnızca kendi ürettiğimiz meşe balıyla sınırlı kalması gerektiğini düşünmüyorum.
“House of Hunny Curated Origins” fikrim de buradan doğuyor.
Türkiye’nin farklı coğrafyalarında çok kıymetli ballar ve onları üreten değerli bağımsız arıcılar var.
Bir gün bu hasatları House of Hunny’ye aitmiş gibi sunmak yerine, gerçek üreticisinin adını, coğrafyasını ve hasat yılını koruyarak seçtiğimiz bir koleksiyon oluşturmayı hayal ediyorum.
House of Hunny burada ürünün sahibi değil; seçen, analiz eden, duyusal olarak değerlendiren, izlenebilirliğini destekleyen ve hikâyesini görünür kılan bir küratör olabilir.
Üretici ise kendi hikâyesinin merkezinde kalır.
Bence bu, İznik’te öğrendiğimiz bir değeri başka coğrafyalara taşımanın yolu: Toprağın kimliğini silmeden büyümek.
Eğer on yıl sonra Hıdırellez Kayası’nın hikâyesini bilen, İznik’te kendi yeni geleneklerini yaratabilen ama aynı zamanda başka coğrafyaların hikâyelerine aynı saygıyla alan açabilen bir House of Hunny varsa, bence doğru yönde büyümüş oluruz.

- Bu markayı bir gün başkasına devretmeniz gerekse, mutlaka korunmasını isteyeceğiniz tek bir şey ne olurdu?
Bu soru beni gerçekten zorladı.
Çünkü House of Hunny benim için yalnızca bir marka değil. İznik’teki aile toprağımızla, arılarla, orada kurduğumuz yaşamla ve yıllar içinde oluşan bütün o bağlarla iç içe.
Benim en büyük hayallerimden biri bu toprağı korumak, burada kurduğumuz yaşamı devam ettirmek ve mümkünse nesilden nesile aktarmak. Aurora’nın ve yeğenim Serra’nın bir gün buraya yalnızca “annemin/teyzemin bal ürettiği çiftlik” diye değil, kendi ailelerinin bir parçası olan bir yer olarak bakabilmelerini çok isterim.
Ama House of Hunny benim için bunun da ötesinde bir şeye dönüştü.
Bu, bir gün yatırımcı bulup büyütülecek ya da doğru zamanda devredilecek bir şirket fikrinden ibaret değil. Elbette ekonomik olarak sürdürülebilir, iyi yönetilen ve güçlü bir marka olması gerekiyor. Ama benim onunla kurduğum ilişki başka bir yerde.
Ben yıllarca iş dünyasında hedefler, sonuçlar, büyüme ve kontrol üzerinden düşündüm. Arılar ise bana başka bir yaşam biçimi gösterdi.
Bazen beklemeyi, bazen geri çekilmeyi, her şeyin sizin istediğiniz hızda büyümek zorunda olmadığını ve doğanın ritmine saygı duymayı öğretti.
Bir anlamda kendi yaşam felsefemin bir kısmını arılarda buldum.
Bu yüzden bu markayı bir gün gerçekten başkasına devretmem gerekirse, korunmasını isteyeceğim tek şey çok net olurdu:
Baldan önce arılar.
Çünkü House of Hunny zaman içinde büyüyebilir, ürünleri değişebilir, yeni coğrafyalara açılabilir, bugün hayal bile etmediğimiz alanlara girebilir.
Bunların hiçbiri beni rahatsız etmez.
Ama bir gün bal arıdan, büyüme doğadan, ticari hedef de o sistemin sağlığından daha önemli hale gelirse, adı House of Hunny olarak kalsa bile benim kurduğum şey artık aynı şey olmaz.
Belki yeni sahibine uzun bir kural kitabı bırakmazdım.
Tek bir soru bırakırdım:
“Vereceğiniz bu karar arılar için de doğru mu?”
Eğer o soru hâlâ soruluyorsa, House of Hunny’nin ruhunun da yaşamaya devam ettiğini düşünürüm.
- Local Makers gibi bir platformla yol arkadaşı olmak, sizin için neyi mümkün kılıyor, tek başına yapamayacağınız neyi birlikte yapabiliyorsunuz?
Bence tek başına bir marka olarak hikâyenizi anlatabilirsiniz; ama tek başınıza bir kültür yaratmanız çok daha zor.
Local Makers gibi platformların benim için asıl değeri burada başlıyor.
House of Hunny’nin hikâyesini kendi kanallarımızda elbette anlatıyoruz.
Ama yalnızca kendi hikâyenizi anlattığınızda hep kendi dünyanızın içinden konuşuyorsunuz.
Local Makers bizi başka üreticilerin, başka zanaatların ve başka hikâyelerin yanına getiriyor.
Bir anda mesele yalnızca “House of Hunny nasıl bal üretiyor?” olmaktan çıkıp daha büyük bir konuşmanın parçası haline geliyor:
İyi üretim ne demek?
Bir ürünü değerli yapan yalnızca kendisi mi, yoksa arkasındaki insan, coğrafya, emek ve yaklaşım mı?
Ben bunu biraz kovandaki kolektif çalışma biçimine benzetiyorum.
Tek bir arı koloniyi var edemiyor.
Her biri farklı bir katkı sunuyor ama sistem ancak birlikte çalıştıklarında yaşayabiliyor.
Bence üreticiler için de benzer bir şey geçerli.
Her birimizin ürünü, ölçeği, hikâyesi ve uzmanlığı farklı olabilir; ama yan yana geldiğimizde tek tek yaratabileceğimiz etkiden daha büyük bir kültür oluşturabiliyoruz.
Türkiye’de çok iyi işler yapan, küçük ölçekte üreten, bulunduğu coğrafyaya sahip çıkan, emeğini ve bilgisini ürününe yansıtan çok fazla insan var.
Bu hikâyeleri yan yana getirdiğimizde birbirimizi gölgelemek zorunda değiliz.
Tam tersine, birbirimizin varlığı iyi üretimin neye benzediğini daha görünür hale getirebilir.
House of Hunny açısından da benim istediğim tam olarak bu.
İnsanların yalnızca bizim balımızı keşfetmesini istemiyorum.
Meşe salgı balının ne olduğunu merak etmesini, arıcılığı tanımasını, köken ve hasat kavramlarını düşünmesini, küçük üreticinin neden değerli olduğunu sorgulamasını istiyorum.
Bir de işin çok insani bir tarafı var.
Girişimcilik zaman zaman oldukça yalnız bir yol olabiliyor.
Bir gün arılıktaki bir problemle, ertesi gün ambalajla, sonraki gün finansla, iletişimle ya da lojistikle uğraşabiliyorsunuz.
Benzer şeyleri yaşayan başka insanların olduğunu görmek, onların hikâyelerini dinlemek ve aynı masanın etrafında buluşmak da çok kıymetli.
Belki tek başımıza yapamayacağımız şey tam olarak bu:
Tek tek iyi ürünler üretmenin ötesinde, iyi üretimin değer gördüğü kolektif bir ekosistem oluşturmak.
Kovanda olduğu gibi, herkesin kendi güçlü olduğu şeyi yaptığı ama kimsenin tek başına yeterli olmadığı bir yapı.
Ben House of Hunny’nin de o yapının küçük ama samimi bir parçası olmasını çok isterim.





Bir yorum bırak