Merhaba,
Size biraz Antakya’dan, daha doğrusu benim gördüğüm Antakya’dan bahsetmek istiyorum.
Söylemesi zor ama ben o "eski" Antakya’yı hiç görmedim. O dar sokaklarda kaybolmadım, o avlulu evlerin serinliğine sığınmadım depremden önce. Benim tanışıklığım ne yazık ki yıkımdan sonrasına denk geldi. Belki de bu yüzden, benim gördüğüm şehir, taş binalardan çok, havada asılı kalan o derin "özlem" duygusundan ibaret.
Buraya geldiğimde hissettiğim en yoğun duygu, bir "bekleyiş" haliydi.

Antakya şu an kocaman bir şantiye alanı gibi görünse de, aslında devasa bir bekleme salonu. İnsanlar evlerini, sokaklarını, o eski komşuluklarını, kısacası "normale" dönebilmeyi bekliyor. Kurumlara, yıkıma, toza toprağa rağmen; gidenlerin dönmesini, hayatın yeniden filizlenmesini bekleyen bir direnç var burada.
İşte tam bu 'bekleyiş' haline tanıklık etmeye çalışan bir grup üniversite öğrencisiyle yollarımız kesişti: NATAR. Onların sadece fotoğraf çekmek değil; bu dönüşüm sürecini, o sessiz bekleyişi ve kolektif hafızayı kayıt altına alma çabasını duyunca, kenarda durmak içimize sinmedi. 'Bu hafıza nöbetinde bizim de tuzumuz olsun, elimizden ne gelir?' diyerek, bu anlamlı projeye omuz verdik, hikayelerine dahil olduk.
Depremin 3. yılında, NATAR Fotoğraf Sergisi projesi vesilesiyle yeniden Antakya’daydık. Amacımız sadece fotoğraf çekmek değil; hafızayı, dayanışmayı ve o "inatçı umudu" yerinde yaşamaktı.
Her ne kadar eski halini görmemiş olsam da, Antakya’nın neden vazgeçilmez olduğunu burada geçirdiğim her saniyede daha iyi anlıyorum. Üç semavi dinin yan yana değil, "iç içe" yaşadığı bir yer burası. Hristiyanlık dünyaya buradan, St. Pierre’in o mağara kilisesinden yayılmış. Habib-i Neccar Camii ile kiliseler aynı duvarı, aynı kaderi paylaşmış.
Yıkılan Rum Ortodoks Kilisesi’nin onarılmayı bekleyen hüznü de, 600 yıllık parşömenlerini koruyan Sinagog’un direnişi de, mahalle aralarındaki o küçük camilerin hala devam eden yaşam ritmi de bu şehrin kalbinin attığını gösteriyor.
Bu ziyaretten heybemizde kalanları, Antakya’ya dokunmanın yollarını ve dayanışma notlarını sizinle paylaşmak istedim.
Bekleyişimiz umutlu, yolumuz uzun.
Satırlara geçmeden önce... Hafızanın sesi bazen bir melodiyle canlanır. Bu yazıyı okurken size Antakya’nın o buğulu, çok dilli ve kadim sesleri eşlik etsin isterseniz, severek dinlediğimiz 'Antakya Kokan Şarkılar' albümünü buradan açabilirsiniz.
👣 Adım Adım Hafıza: Tuğçe Tezer ile Yürünebilir Tarih

Bu hikaye, 2013 yılında bir doktora teziyle başladı ama zamanla Tuğçe Tezer için bir "seçilmiş memleket" davasına dönüştü. Başlangıçta amacı basitti: Dostlarına Antakya’nın o büyülü sokaklarını gezdirmek, herkesin baktığı ama bazen göremediği o binlerce yıllık katmanları göstermek. "Tanırsak severiz, seversek koruruz" diyordu.
Ancak 6 Şubat’tan sonra bu yürüyüşler, bir şehir turu olmaktan çıkıp, kolektif bir iyileşme ritüeline dönüştü.
Artık Tuğçe Hoca’nın elinde sadece akademik bilgiler yok; kendi çizdiği, renklendirdiği Antakya eskizleri var. Yıkılmış bir binanın önünde durduklarında, o gri enkazın üzerine bu renkli çizimleri tutuyor ve katılımcılara "Bakın," diyor, "Hafızamızda burası hâlâ böyle, sapasağlam."
Bu turlarda sadece Tuğçe Tezer anlatmıyor; katılımcılar da "Benim çocukluğum bu sokakta geçti", "Şurada çay içerdik" diyerek söze giriyor. Böylece o yürüyüş, tek kişilik bir anlatıdan çıkıp, acının ve anıların paylaşıldığı, birbirimizden güç aldığımız dev bir "hatırlama halkasına" dönüşüyor.
Tuğçe Tezer’in dediği gibi; "Yıkımın ortasında tarihi beraber adımlamak, birbirimize 'yalnız değilsin' demenin en sessiz ama en güçlü yolu." Antakya iyileşene, o sokaklar yeniden şenlenene kadar bu adımlar durmayacak.
Siz de bu hafıza turunu takip etmek isterseniz: @yurunebilir_tarih
Tuğçe Tezer Hakkında
MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde Dr. Araştırma Görevlisi olan Tuğçe Tezer, akademik çalışmalarının merkezine Antakya’yı almış bir Şehir Plancısı. 2019 yılında Antakya üzerine tamamladığı doktora teziyle kentin tarihsel katmanlarına ışık tutan Tezer; yerleşme tarihi, arkeoloji ve kentsel morfoloji alanlarında üretiyor.
Tuğçe Tezer, akademik titizliğini kişisel tutkusu olan eskiz ve suluboya ile harmanlayarak, “Antakya Yürünebilir Tarih Turu” projesiyle kentin hafızasını hem adımlıyor hem de çiziyor.
İyileşme Sofrada Başlar

Fotoğraflar: Kişniş Vesaire
Büyük bir yıkımın ortasında, "normale dönüş" bazen bir tabak yemekle başlar. Sevgili Kişniş Vesaire’nin de sık sık vurguladığı gibi; Antakya’nın o kadim yemek kültürü ve sofra birleştiriciliği, şehrin en büyük direnci.
Yeniden yapılanma sürecinin zorlukları ve belirsizlikler nedeniyle şehirden göç sürerken, kalanların tutunduğu en güçlü dal ekonomik dayanışma ve gastronomi turizmi. O yüzden Antakya’ya gitmek, o esnaftan alışveriş yapmak, o sofraya oturmak hayati bir destek.
Ve gördük ki; yıkılan her şeye inat kurulan bu sofralar; acının bölüşerek azaldığı, anıların yâd edildiği ve birbirimize yurt olduğumuz en kıymetli sığınağımız.

📚 Okuma, İzleme ve Dayanışma Önerileri
Bu hafızayı diri tutmak için arşivinize eklemeniz gerekenler:
-
Belgesel: Nesime Karateke’nin gözünden bir direniş ve varoluş hikayesi: Seva Belgeseli ‘in sık sık gösterimi oluyor. Buradan takipte kalabilirsiniz.

-
Nehna: "Biz"im Hikayemiz
Antakyalı Ortodokslar, Nasraniler, Mesihiler ya da Arap Dilli Doğu Ortodoksları... Birçok ismi olan ama mirası tek bir köke dayanan kadim bir topluluk. Nehna, işte bu çok isimliliğin içinde kaybolmamak, içine doğdukları kültürü yarına taşımak isteyenlerin kurduğu bir hafıza platformu.
İsmini Arapça’da "Biz" anlamına gelen kelimeden alan Nehna; unutulmaya yüz tutmuş adetlerin, yok olmakta olan bir dilin ve bugüne kadar neredeyse hiç yazılmamış bir tarihin peşine düşüyor. Farklı görüşlerden, farklı seslerden oluşsa da ortak dertleri aynı: Bu kadim kültürü araştırmak, bulmak ve yaşatmak. Nehna, tek bir resmi görüşün değil, nefret söyleminden uzak her "biz"in özgürce konuşabildiği bir alan.
https://www.nehna.org/ ‘u ziyaret edebilirsiniz.
-
Okuma Önerisi. "Keşke Kalsaydı"
Resmi tarih hep zaferleri yazar; yenilgileri, göçleri ve sızıları değil. Levent Duman ve Şule Can’ın derlediği “Keşke Kalsaydı” (İstos Yayınları), mikrofonu resmi evraklara değil, Antakya’nın o yuvarlak sofrasına, halkın kendisine uzatıyor.
Kitap, 1930’ların o çalkantılı dönemini bizzat yaşayanların ağzından anlatırken, okuru kendi aile tarihine bakmaya davet ediyor. Kitap Antakya’nın “resmi” olmayan, üzeri örtülen o kadim hafızasını gün yüzüne çıkarıyor.
Gidenlerin, kalanların ve "keşke kalsaydı" denilen o çok sesli geçmişin hikayesine kulak vermek isteyenler için…

NATAR / Bekleyiş: Antakya'da Hafıza ve Dayanışma Fotoğraf Sergisi

Üniversite öğrencileri, tamamı gönüllülük esasına dayanan ve dayanışma ruhuyla şekillenen bir fotoğraf sergisi projesi olan NATAR'ı hazırlıyor... Bu proje, 6 Şubat Depremi sonrası Hatay’ın gündelik yaşamını, kaybı ve hafızayı görünür kılmayı amaçlıyor. Amaç; yalnızca fotoğraf üretmek değil; tanıklık etmek, hatırlamak ve kolektif hafızaya katkı sunmak. Deprem sonrası sürecin bugünle kurduğu bağı, anma pratikleri üzerinden birlikte düşünmeye alan açmak istiyoruz.
Bir Bekleyiş Hâli "Natar", Arapça’da "beklemek" anlamına gelmektedir. Antakya’nın yaşadığı depremin üzerinden neredeyse üç sene geçti. Kent birçok açıdan bir kentten ziyade bir inşaat alanını andırmakta; bazı bölgelerde yeni yapılaşma henüz tamamlanmamışken, yıkılan yapılar yerinde duruyor. Üç senedir ortada olan bu dönüşüm süreci için, buradaki yaşamın her anlamıyla bir "bekleyiş"ten ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Eskisi gibi olacağını bekleme, yenisini bekleme, normalliği bekleme, evleri bekleme, sosyal alanları bekleme... Antakya’da yaşam bir bekleyişin esiri olmuş durumda. Bu sebeple serginin ismini, kurumlara ve kurallara rağmen birlikte yaşamayı özlemle bekleyenlere, direnenlere, dayananlara ve bekleyenlere hitaben "Natar" koymaya karar verdik.
Bu proje hem bir öğrenci girişimi hem de multidisipliner bir hafıza çalışmasıdır. Dayanışma için Kreosus bağlantısını kullanabilir ve Instagram'da @natarfotografsergisi hesabından takip edebilirsiniz.
Local Makers Dayanışma Ağı

Hafızayı korumak kadar, o hafızanın yaşadığı evleri, dükkanları ve tezgahları ayakta tutmak da boynumuzun borcu. Çünkü iyileşmek, sadece hatırlamakla değil; üretmekle ve paylaşmakla mümkün.
Tam da bu noktada, başlattığmızı ve büyüttüğü Dayanışma Ağı devreye giriyor.
6 Şubat’tan hemen sonra, herkes ne yapacağını bilemez haldeyken, @bahcemdenincir’in bir paylaşımıyla kıvılcımı çakan bu hareket; bugün bölgedeki üreticiler için devasa bir "can suyu"na dönüştü. Amaçları netti: Yıkımın ortasında kalan butik üreticinin sesini duyurmak, elinde ürünü kalanla o ürüne ihtiyacı olanı buluşturmak.
Sadece Alışveriş Değil, Bir Yaşam Hattı
Gönüllülerin elden ele yaydığı çağrılarla oluşturulan bu ağ, bugün açık kaynaklı bir veritabanı olarak yayında. Bu platformda "satın al" butonu yok; evi, deposu yıkılmış ama üretmeye çalışan insanların hikayesi ve ihtiyaçları var.
Nasıl Destek Olabilirsiniz?
-
Bireysel Destek: Local Makers Dayanışma Ağı üzerinden bölgedeki üreticilere ulaşıp, ihtiyacını doğrudan onlardan karşılayabilirsiniz.
-
Kurumsal Destek: Eğer bir markanız veya kurumunuz varsa; bölgedeki üreticinin sisteme yeniden dahil olabilmesi için satın alma garantisi verebilir veya hizmet desteği sunabilirsiniz. "Kurumsal Destek" formu üzerinden elinizi taşın altına koyabilirsiniz.
Bu dayanışma ağını bir fikirden, çalışan bir "iyilik ekosistemine" dönüştüren gizli kahramanlara da bir teşekkür borçluyuz. Veri girişinden tasarıma kadar gönlünü koyan Eylül Görmüş (Mare Design), Öykü Yorulmaz, Aslı Balkan Erçelik, Ezgi Çoban, Duru Ekşioğlu ve Lörn Creative Agency... İyi ki varsınız.
Umuyoruz ki bu ağ sayesinde, Antakya’nın bereketli sofraları hiç eksilmeden kurulmaya devam edecek.
Bir yorum bırak